Anasayfa > SÖYLEŞİLER > Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Tarih Eksenli Söyleşi - Sanat Alemi
Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Tarih Eksenli Söyleşi - Sanat Alemi Yazdır e-Posta

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma: “Tarih ilmi müspet ilimler diye bilinen matematik, fizik, kimya gibi ilimlerin önünde gelir ve tarih ilmini bilmeyen milletler, başkaları tarafından sömürülmeye mahkumdurlar.”  Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma değerli eserlere sahip olan ve hem Türkiye’de hem de dünyada tanınan önemli bir İslâm tarihçisidir. Sayın Sırma ile “İslâm tarihi” eksenli bir mülâkat yaptık. Hocamızın özgün fikirleriyle kültür dünyamıza büyük katkılarda bulunacağına inanıyor, sizleri bu konuşma ile baş başa bırakıyorum.


MEHMET NURİ  YARDIM: İslâm tarihçisi Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, edebiyatçı Tecelli Sercan Sırma, dergiler çıkaran Hikmet Sırma ve Fikret Sırma kardeşler... Bize öncelikle Sırma ailesini anlatır mısınız? Onların kültürle, sanatla, edebiyatla, fikirle münasebetleri nedir? Bu ilgi pederden mi kaynaklanıyor?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Rahmetli pederim Gazali Türkiye’de herhalde tek isimdir. Rahmetli dedem Abdurrezzak Efendi, İmamı Gazali’yi çok  sevdiği için ona Gazali demiş. Rahmetli pederim bir memurdu, ilkokulu üç sene okumuş, ama üniversite mezunu torunlarıyla konuşurken çok hayret ederdi. “Siz nasıl okul okuyorsunuz?” derdi, onların kültür seviyelerini beğenmezdi, şikâyetçi olurdu. Onların kültür düzeylerinin düşüklüğünden. Rahmetli pederim beni Siirt’e okumaya gönderdi, çünkü Pervari’de okul yoktu. İlkokulu bitirdikten sonra Siirt’te gittim. Ortaokul ve liseyi Siirt’te okudum. İşte o yıllarda gerek Siirt’teki ulemadan gerek Pervari’deki âlimlerden ders aldım, medrese öğrencisi olamadım ama çok istifade ettim. Şeyh Müşerref… Molla Bedrettin de onun bacanağı ve arkadaşıydı. Bunlar ilimde temayüz etmiş isimlerdi. Onları dinlerdik, onlardan feyz alırdık. Molla Burhaneddin daha genç idi. Onlar Tillo’da Molla Ali’den ders almışlardı. Onlardan istifade ettik ama maalesef fiili olarak medreseye gidemedik. Pervari ve Siirt arasında gidip geldik. Siirt’te Vakıflar Müdürlüğü’nde kalıyordum. Orada sizin de akrabanız olan Molla Lütfi’yi ziyaret ederdim. Âma olmasına rağmen hadis-i şerifleri okur ve mânâsını açıklardı. Bu şekilde medrese çevresinden istifade ettik. Ortaokul ve lisede benim üzerimde tesirleri olan iki hocamı söyleyebilirim. Ortaokulda Türkçe hocam Beyhan Ülken hanımefendi. Diğeri hayatta olduğunu bildiğim, zaman zaman telefon ettiğim Yusuf Şahin matematik hocasıydı. Ortaokul ve lise o zaman beraberdi. Eşi Nezihe Hanım da İngilizce hocamdı. İngilizce’yi öğrenmemde onun büyük emekleri olmuştu. Ben Siirt Lisesi’ni bitirip Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci olduğumda İngilizce dersi vardı ve orada Miss Cordon adında İngiltere’den bir İngiliz hocamız vardı. Bana diyordu ki “Sen derse gelme, öğrencilerin seviyesi düşük. Sadece sana roman vereyim, onları özetle.” Böylece İlahiyat’ta İngilizce’mi Nezihe Hanıma borçluyum.

Üniversitede Ankara ilahiyatta keza üzerimde çok emekleri olan etkileri altında kaldığım rahmetli Prof. Dr. Muhammet Tayyib Okiç tefsir hadis sahasında Türkiye’deki bütün hocaların hocasıydı. Kendisi Boşnak’tı. Geçenlerde Bosna’ya gittim mezarını buldum ve dua ettim. Önümüzdeki sene onun hâtırasına bir sempozyum düzenlemeyi de düşünüyorum.

Muhammed Hamidullah Hoca Ankara Üniversitesi’nde bir konferans için gelmişti. Fransa’da beş sene onun öğrenciliğini yaptım. Haftada iki gün görüşüyorduk. Pazar ve Cuma günleri. Tayyib Okiç Allah rahmet eylesin ben Avrupa’ya gittiğimde bana şöyle demişti:

“Oğlum” demişti, “Kendini Oryantalistlerin şerrinden koru. Onlar iyi ilim adamıdırlar, ama siz farkında olmadan kafanızı değiştirirler. Bu şekilde biz 1967 yılında Fransa’ya gittik. Ben İngilizce sınavını kazandım ama beni Fransa’ya gönderdiler. Orhan Dengiz Milli Eğitim Bakanı’ydı. Ona çıktım, ama öyle oldu. O zaman gittiğimde Allah rahmet eylesin İlahiyat son sınıfta iken Diyanet’te memur olarak çalışmıştım. Yaşar Tunagür o zaman bana demişti ki: “Sen şimdi gidiyorsun, ama etleri tefrik edemezsini, domuz etleri vardır. Ondan sonra gittik. Fransızca’ya sıfırda başladık. İngilizce’yi bırakmadım. Doktoraya bir sosyolog olan Jak Berk’ten yaptınız. Fakat benim doktoraya başlamam biraz fırtınalı oldu. Biz giden birkaç arkadaş bize faydalı olacak konuları seçelim”, dedim. Ben tarihçi olduğum için “Bunlar niye ‘Kızıl Sultan’ demişler, ben Abdülhamid üzerine çalışayım.” dedim. Ondan Clod Kahen’e gönderdiler. O “Osmanlı’yı istemiyorum”, dedi. Israr ettim. Bazı görevler verdi, gittim yaptım, ama hazırladığım kağıtların üzerini çizdi, “Osmanlı’yı sevmiyorum.” dedi. Bunun üzerine bazı sıkıntılar yaşadım.


YARDIM: 1967’de burslu olarak Fransa’da İslâm tarihi alanında doktora yaptınız. O sıralarda Tunus’ta Zeytuna Üniversitesi’nde sosyolog Fadıl b. Aşur’un derslerine 1969-1970 yılları arasında devam ettiniz. Farklı dünyalarda, batıda ve doğuda İslâm tarihini araştırdınız. Değişik hocalardan dersler aldınız? Bu sizin üzerinizde nasıl bir tesir bıraktı? Batılı bilim adamları ile Doğulu âlimlerin tarihe ve genel olarak ilme bakışları nasıldır? Bir mukayese yapar mısınız?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Oryantalist dediğimiz batılı ilim adamları hakikaten çok geniş meselelere bakıyorlar. Kendi dinlerini kendi toplumlarını bildikleri için aralarında iyi niyetli olanlar daha iyi bakıyorlar. Eğer peşin hükümle hareket etmiyorlarsa İslâm dalındaki ilimlere çok faydalı olmuşlardır. Meselâ bizim bildiğimiz ilk İslâm Ansiklopedisi’ni batılılar yapmışlardır. Ki Milli Eğitim Bakanlığımız tercüme etmiştir. Tercüme edince bazı maddelerde onların izniyle değişiklik yapmış veya yeniden yazdırabilmiştir. Nitekim o İslâm Ansiklopedisi’nde benim de birkaç madde yer almıştır. Fakat benim bazı maddelerim o kadar değişikliğe uğratılmıştı ki ne yazık ki ben bile kendi yazımı zor tanıdım. Meselâ Yemen maddesi, mesela Yezidi maddesi…

Batıda gerçeği yazanlar olduğu gibi ilmi tahrif edenler de var. Dozi gibileri, Godziher, Flaşer gibiler bile bile tahrif ediyorlar ve gerçek olmayan şeyler söylüyorlar. Benim kanaatime göre batıda doktora yapacak olan Müslüman öğrencilerin İslâm’ı çok iyi bilip gitmeleri lâzım. Yoksa onlara kendi bildiklerini öğretirler ve onlar da İslâm dünyasına dönüp zararlı bir akımı başlatırlar. Nitekim ben hermonotik dalgasını yani tarihselciliği ona bağlıyorum. Oryantalist bir yaklaşımdır. Yahudi ve Hıristiyanlar hermonotiğe sarılıp dinlerinden uzaklaştılar. Bunu Müslümanlara da yaymak istiyorlar.


YARDIM: Büyük  İslâm âlimlerinden ve mütefekkirlerinden Muhammed Hamidullah hocanızdı. Dünya çapındaki bu değerli bilgini bize ana hatlarıyla anlatır mısınız? Onun ilim dünyasındaki yeri nedir, sizin üzerinde hangi tesirleri bıraktı?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Biraz önceki soruya bağlı olarak hemen Muhammed Hamidullah’a geçebiliriz. Paris’te doktora yaparken Hamidullah Hoca’nın orada olması bizim için bir şanstı. Çünkü tırnak içinde diyebilirim ki bizi oryantalistlerin çarpık fikirlerinden koruyordu. Her öğrendiğimizi gidip kendisine soruyorduk, bize doğrusunu söylüyordu. Bu konuda bir anekdotum var.

Colege De France’da seminerler yapan Henri Laust vardı. O zat, bir senesinde İmam-ı Gazali’nin İhya’sını anlatırdı hep. Hamidullah Hoca da gelirdi. Cuma günleri yapılırdı bu seminer. Bir gün “Hocam siz niye geliyorsunuz, siz bundan ne alabilirsiniz ki, ihtiyacınız yok ki?” diye sormuştum. Bize derdi ki, “Size bekçilik için geliyorum, yanlış şeyler söylemesin.” diye.

Orada yetim değildik. Şunu demek istiyorum, o doktora çalışmaları  sırasında kendisiyle tanışma şerefine nail olduğum Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı İstanbul’daydı. Kendisiyle görüşürdüm. Şer-i Siciller’de çalışırken Güzelyazıcı Hoca’yı gördüm. Hoca bana derdi ki, “Evlat yorulunca bana gel çayımı iç.” Bir gün yine onun yanındayken bana, “Bir Müslüman için en zor şey nedir?” diye sordu. Ben “Siz bilirsiniz.” dedim. O da dedi ki, “Bir Müslüman için en zor şey irfan öksüzü olmak.” “Ne demek hocam?” dedim. Dedi ki, “Burası ilim merkezidir. İstanbul bir ilim merkezidir. Bazı dinî meselelerde sıkışıyoruz, altından çıkamıyoruz. Soracağımız bir âlim kalmadı, irfan öksüzü olduk. O bakımdan biz Paris’te biz şanslıydık, öksüz değildik. Her konuda gidip Hamidullah Hoca’ya başvuruyorduk.

YARDIM: Bu kıymetli hocanın 133 mektubunu yayımladınız. Muhammed Hamidullah sizin 30 yıllık hocanız. Bu mektupların özünden bahseder misiniz? Hoca sadece ilmî meseleleri mi yazardı, yoksa beşerî meselelerden, hususi hâllerden de bahseder mi?

İHSAN SÜREYYA SIRMA: Rahmetli Hamidullah Hoca’nın bir özelliği vardı. Hiçbir mektubu cevapsız bırakmazdı. Ve dünyanın değişik yerlerinden Malezya’dan Amerika’ya kadar herkes ona sorular sorardı. Günde en az on mektuba cevap verirdi. Mektupla öğretim yapardı, mâlâyâni yazmazdı. Çok faydalı bilgileri o mektuplarla muhataplarına bildirirdi. Ben onun için bu çalışmaya “mektupla öğretim” diyorum. Genellikle ilmî meseleler ve dinî konular ele alınırdı bu mektuplarda. Bu mektuplarda nezaketen hatır sorar, selâm ederdi ama asıl ilmî hususlar müzakere edilir, suallere cevap verilirdi. Zaten mektupların içeriğine bakılırsa bu kolayca anlaşılır.


YARDIM: Tunus’ta Fadıl  Bin Aşur’u tanıdınız. Bu zat hakkında neler söyleyeceksiniz?


SIRMA: Fadıl Bin Aşur büyük bir müfessir ve büyük bir sosyologtur. Fransızca yanında İngilizce ve İtalyanca’yı bilirdi. Ondan çok istifade ettik. Tunus’a gittiğimizde Tunus diyârı müftüsüydü. Tunus Müftüsü bizim Diyanet işleri Başkanı gibiydi. Babası rahmetli Tahir Bin Aşur biz gittiğimizde 100 yaşındaydı. Onun büyük bir tefsiri var, zannediyorum şimdi Türkiye’de tercüme ediliyor veya edildi.

YARDIM: Cezayirli Müslüman düşünür Malik Bin Nebi’yi de tanıdınız. Onu Türkiye’de tanıtan yazar Ergun Göze’yi geçenlerde sonsuzluk âlemine yolcu ettik. Malik Bin Nebi’nin bir düşünür olarak önemi nedir, hangi  temel düşüncelerin sahibidir? Ve İslâm dünyasına neler önermiştir?

İHSAN SÜREYYA SIRMA: Malik Bin Nebi rahmetliyi Tunus’a gitmeden önce Paris’te eserlerinden tanıdım. Fenomen Koranik kitabını okumuştum. Bu eseri  rahmetli Ergun Göze Türkçe’ye tercüme etmişti. Nitekim Paris’te bu konuları biz Ergun Beyle konuşmuştuk. Hatta Ergun Beye kendi doktora çalışmamdan bir nüsha vermiştim. İkinci Sultan Abdülhamid hakkında. O da bu padişahımızı çok severdi. Dolayısıyla Tunus’a gidince hedef olarak Cezayir’e gidip Malik Bin Nebi’yi gidip görmeyi hedefledim. Ve gittim. Malik Bin Nebi rahmetli Paris’te eğitimini görmüş, Arap olmasına rağmen Arapça’yı daha sonra öğrenmiş, evinde okul açmıştı, cumartesi günleri Fransızca olarak üniversite öğrencilerine seminer veriyordu. Pazar günleri de ayrı konularda Arapça olarak ders veriyordu. Biz de bu seminerlere katıldık. Birkaç dersine ancak katılabildim.

Malik Bin Nebi’nin bir tespiti var. Diyor ki: “Müslümanların en büyük meselesi onlardaki komplekstir. Batıya karşı olan kompleksleridir.” Bir makalesinde Müslümanların en büyük probleminin aşağılık kompleksi olduğunu söyler.

YARDIM: Yıllardan beri Viyana’da hocalık yapıyor ve orada öğrenci yetiştiriyorsunuz? Avusturya’da Müslümanlara bakış nasıldır? Osmanlıya, Türkiye’ye, Türklere yaklaşımları nasıldır? Siz kendinizi orada rahat hissedebiliyor musunuz?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Biliyorsunuz Osmanlılar iki defa Viyana’yı kuşattılar. Bu bir bakıma onların tabiriyle bir yok ediş hareketiydi, “Bizi yok etmeye geldiniz.” diyorlar. Ama buna rağmen ırkçı bir partinin mensupları dışındaki Avusturyalılar Müslümanlara iyi bakıyorlar, çok kibar davranıyorlar, hadi yeri gelmişken söyleyeyim, Türkiye’de başörtülü olduğu için okuyamayan kız öğrencilerimiz Avusturya’da rahat okuyabiliyorlar. Ramazan aylarında gerek başbakan, gerek cumhurbaşkanı, gerek meclis başkanı sırayla Müslümanlara iftar verirler. Bu iftarlara bizim başörtülü kızlarımız da gelir ve başbakanlarıyla, cumhurbaşkanlarıyla görüşürler. Demek istediğim Müslümanlara sıcak bir şekilde yaklaşıyorlar.


YARDIM:  1979 yılından beri muhtelif gazete ve dergilerde yazılarınız, makaleleriniz, araştırmalarınız yayımlandı. Türkiye’de basının genel değerlendirmesini sizden alabilir miyiz? Bizde gazete ve dergiler bilim dünyasına katkıda bulunabiliyor mu?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Ben doğrusu bu soruyu sormanızı istemezdim. Şunun için. Çünkü Türkiye’deki gazete ve dergiler, maalesef belli bir görüş açısından yazarsanız sizin makalelerine yer veriyorlar. Ama gerçeği söylüyor ve onlara ters düşüyorsanız size yer vermiyorlar. Bu sağda da öyledir, solda da öyledir. Sağın ileri gelenlerinden birinin hatasını eleştirdiğinizde makalenizi yayınlamıyorlar. Solda da aynı şey var. Tenkide tahammülümüz ne yazık ki yok. Eğer karşı tarafa saldırıyorsanız mesele yok. Ama “Bizim adamımız hırsızlık da yapsa bunu yazmayın.” diyorlar. Yazıyorum ama genelde gazete ve dergilerin böyle bir tutumu olduğu için daha çok kitap halinde düşüncelerimi neşrediyorum.


YARDIM:  Çok geniş sahada çalışmalar yaptınız. Osmanlı  Devletinin Yıkışında Yemen İsyanları’ndan Hz.  Peygamber döneminde Yahudi Meselesine, İslâm Tarihi’nden 2. Abdülhamid’in İslâm Birliği Düşüncesi’ne kadar muhtelif alanlarda yazdınız. Bazı eserlerinizin isimleri: İslâmi Tebliğin Mekke Dönemi ve İşkence, Tarih Şuuru, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerler, Örnek Halifeler Dönemi, Emeviler Dönemi/Hilafetten Saltanata, İslâm Peygamberi, Nasıl Sömürüldük, İşte Önderimiz Hz. Muhammed, Abbasiler Dönemi ve daha pek çok eser... Bu kadar geniş bir sahada dolaşmak sizi yormuyor mu? Daha çok umumi İslâm tarihi ile mi ilgilenmek istediniz, belli bir dönemde niçin yoğunlaşmadınız?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Tarihçi İbni Kesir’in 14 ciltlik bir İslâm Tarihi var. Kitabın adı El Bidaye Ve’n Nihaye’dir. Yani başlangıç ve son. Belki bu biraz çalışmamı özetleyen bir başlık olabilir. Tarih bir bütündür, ama biz insanlar Cahiz’in tabiriyle, “Ömrümüz her şeyi öğrenmeye kâfi gelmiyor.” Aslında benim yoğunlaştığım bir dönem var. Benim doktoram, doçentliğim ve profesörlüğüm, Sultan Abdülhamid ile ilgilidir. Ve Abdülhamid’le o kadar uğraştım ki, benim hanımım ona “kumam” der. Benim yoğunlaştığım akademik olarak Abdülhamid’le ilgili üç tezim var. Birincisi Adülhamid ve Şeyhülislamlık Meselesi. Doktora tezimdir. Maalesef tercüme edemedim daha. İkincisi Yemen İsyanları doçentlik tezim. Üçüncüsü de profesörlük tezim Sultan Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti. Fakat ben üniversitede İslâm tarihi hocası olduğumdan İslâm’ın ilk dönemlerini de okutma mecburiyeti olduğundan peygamber efendimizin hayatı üzerinde yoğunlaştım. Ve siyer alanında hakikaten çok uğraştım. Ve mutmain bir şekilde peygamber efendimizin hayatını üç kitapta yazdım. Cahiliye Dönemi, Mekke Dönemi ve Medine Dönemi. Onu takip eden dönem Hulefa-yı Raşidin, Emevi ve Abbasiler.. Bunlar inşallah dualarınızla önümüzdeki yıllarda büyük bir tarihin içinde yer alacak.


YARDIM:  Türkiye’de tarihe ve özellikle yakın tarihe büyük bir ilgi gözleniyor. Tarih dergileri çıkarılıyor, televizyon programları yapılıyor. Siz de Kanal 7’de yedi yıl boyunca Seyahatname adlı bir program yaptınız. Bu ilgiyi nasıl buluyorsunuz? Bu soruyla ilgili olarak şunu sormak istiyorum, son yıllarda popüler tarih diye bir kavram ortaya çıktı. Tarihin popülerleşmesi nasıl olur, popülerlik ile tarih ne ölçüde uzlaşabilir? Bazı konuların ısıtılıp ısıtılıp gündeme taşındığını görüyoruz. Bu size göre kasıtlı mı yapılıyor, amaç hakikaten tarih ilminden faydalanmak mı, yoksa tarih üzerinden ideolojik bir baskı kurmak mı?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Benim İslâm ve Tarih diye bir kitabım var. Orada tarih metodolojisinden bahsediyorum ve diyorum ki aslında tarih ilmi müspet ilimler diye bilinen matematik, fizik, kimya gibi ilimlerin önünde gelir ve tarih ilmini bilmeyen milletler, başkaları tarafından sömürülmeye mahkumdurlar. Bu sömürü iki yönlüdür. Bir dış sömürü, bir de iç sömürü. Dış sömürü bildiğiniz gibi. Ama iç sömürü de belli bir grup o ülkenin gerçek tarihi gizler ve o ülkede yaşayan insanları sömürür. Ve günümüzde sevinerek söyleyeyim, eksik de olsa tarihe bir rağbet var. Ama bunu iyi niyetle yapmak lâzım. Belli bir ideolojiyi savunmak için değil. Tarih gerçekte ne ise onu ortaya çıkarmak lâzım. Çünkü esefle şunu görüyorum, bazı televizyonlarda tarih programları yapılırken, diyelim ki Sultan Abdülhamid’in bazı yönleri var  ki hiç bahsedilmiyor, toplumun öğrenmesinde hiçbir fayda olmayan yönleri anlatılıyor. Hiç kimse Sultan Abdülhamidin meselâ İslâm Birilği siyaseti ile emperyalist batıya karşı olan mücadelesinden bahsetmiyor. Geçen yıl Çin’e gittim. Çin’de onun adına yapılan üniversiteyi bile gördüm. Ben bu konuyu 25 sene önce İstanbul Üniversitesi’ndeki bir tarih sempozyumunda anlatırken bütün hocalar bana saldırmışlardı. Çünkü Abdülhamid’i sevmiyorlardı. Ve bana “Evladım, Abdülhamid’i sevebilirsin, ama safsatalara yer yok, Çin’le Abdülhamid’in ne alakası var” demişlerdi. Ben de onlara cevaben, özellikle belgelerin orijinali olan Fransız metinleri okudum. O zaman bir şey diyemediler.


SORU: Sultan Abdülhamid’in Çin’le münasebeti nedir?


CEVAP: İslâm birliği için Çin’e kadar uzanıyor, oraya temsilciler, ajanlar gönderiyor ve Çind’deki Müslümanlar o zaman kendisine “Biz sana ve halifeye biat ediyoruz.” diyorlar. Hatta bir ayrıntıdan bahsedeyim. Bunu Belgelerle Sultan Abdülhamid kitabımda neşrettim. Onun Çine göndermiş olduğu  Enver Paşa heyeti, (Yalnız bu Enver Paşa bizim bildiğimiz İttihatçı Enver Paşa değil) Pekin’de iken oradaki Yahudi cemaati Enver Paşa’ya gelirler, derler ki “Biz sizin halifenize tâbi insanlarız. Bu Çinliler bize zulmediyor. Lütfen onlara söyleyin bize zulmetmesinler.” Ve Enver Paşa “Bunlar bizim tebaamızdır.” deyip Çinlilere rica ediyor, daha sonra Yahudiler rahat ediyorlar. Bilahare Yahudiler Abdülhamid düşmanı olmalarına rağmen.


YARDIM: Tarihte yorum meselesine gelmek istiyorum. Tarihçi yorum yapmalı  mı, yoksa sadece olayları mı  nakletmeli. Tarihçinin yorum yapması  tarihçiliğin objektifliğine bir zarar getirir mi? Bizde bugüne kadar yazılan tarihler genelde yorumlu mu olmuştur? Siz bu konulara nasıl bakıyorsunuz?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Mehmet Nuri Bey biraz önce bahsettiğim İslâm ve Tarih adlı kitabımda bu konuya çok ayrıntılı bir biçimde giriyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki dünyada hiçbir tarihçi objektif olamaz. İdeal olarak her tarihçi objektiftir. Ama ideolojik şartlardan dolayı biz tarihçiler istesek de objektif olamayız. Ama objektivizme yakın olabiliyoruz. Kıbrıs meselesine bir Türk tarihçi ile bir Yunanlı tarihçinin aynı zaviyeden bakmasını beklemek safdillik olur. Bu mümkün değildir. Ancak şu yapılabilir. Zannediyorum, batıda hâlâ bu tam oturmuş değil, bizim Müslümanlarda vardır. En azından eskiden vardır. 14. asırda değişik İslâm devletleri kuruldu. Müslümanlar birbirlerini eleştirirken en azından gerçek ne ise onu söylemeleri lâzım.


YARDIM: Sultan 2. Abdülhamid Han sanırım padişahlar arasında en sık konuşulanı, yazılanı, tartışılanı… Fakat gariptir o kadar yazılıp  çizilmesine rağmen net bir fotoğrafı ortaya konulamadı. Herkes kendi zaviyesinden ona yaklaşıyor ve bir bakıma kendi düşüncelerini ona söyletiyor. Son araştırmaların sonucunda daha ilmî gerçeklere ulaştığı söylenebilir mi, siz Sultan Abdülhamid’in ana hatlarıyla portresini çizmek isterseniz kısaca neler söylemek istersiniz?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Bir iki cümle ile şöyle bir şey söyleyeyim. Benim kanaatime göre Sultan Abdülhamid Osmanlı sultanları arasında şuur olarak birinci değilse, ikincidir. Ama bana göre birincidir. Çünkü 33 yıllık saltanatı boyunca babası Abdülmecit zamanında yapılan israfla hayli ekonomisi bozulan devleti 33 sene ayakta tutmuştu. Mehmet Nuri Bey, ben size Paris’teki doktora hocamın bir cümlesini söyleyeyim de o zaman mesele daha iyi anlaşılır. Hocam Jak Berk bana dedi ki: “Senin bu sultanın var ya, (Abdülhamid’i kastederek) bastonunun ucunu Karadeniz’e sokuyor, ama Akdeniz bulanıyor.” Ben böyle güzel bir teşbihi hiç duymamıştım. Yani çok büyük bir siyaset adamı ve devlet adamıdır demişti.


YARDIM: Yaşar Tunagür Hocayı anlatıyorsunuz bir yazınızda. Kendisini Kubbealtı’nda dinleme fırsatı dinlediğim bu değerli Hocanın belli başlı hususiyetleri nelerdi, anlatır mısınız?

İHSAN SÜREYYA SIRMA: Biraz önce aslında Yaşar Tunagür Hocadan bahsetmiştim. Ben İlahiyatta öğrenci iken Diyanet’te bir müddet memurluk yaptım. Hoca çok disiplinli, tavizsiz ve çalışkan bir hoca idi. Benim ondan anladığım budur. Hoca Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı iken mutlaka herkes mesaiden önce yerinde olurdu. İnançlarında da tavizsizdi.


YARDIM: Bir yerde “Rüyamda bile beyit yazdım” diyorsunuz. Şiirle, edebiyatla münasebetleriniz ne zaman ve nasıl başladı? Deneme, gezi yazıları ve şiirler de yazıyorsunuz. Bu anlamda edebiyatın mesleğinize katkıları konusunda neler söylemek istersiniz?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Küçüklüğümden beri edebiyata çok meyli olan birisiyim. Rahmetli babam bütün hayatımda bir gün beni azarlamıştır. O da lise çağlarında elimde bir roman vardı. Victor Hugo’nun 93 İhtilali. Ben o gün romanı bitirmek için yemek bile yemedim, sadece namaz kılabildim. Babam beni azarlamıştı, “Bu kadar da olmaz” diye. Şiiri çok seviyorum. Şair değilim. Ama şiiri iyi bilirim. Şairleri bilirim. Bostan’dan Gülistan’dan bilirim, Mehmed Âkif’ten Necip Fazıl’dan bilirim. Necip Fazıl üstadımızdı. Büyük Doğu’da fiilen çalıştım. Edebiyat konusunda onun üzerimde çok etkisi vardır. Bir çok genç içinden geçirdiği gibi “Acaba bir gün biz de üstad gibi konuşabilir miyiz?” diye düşündüm, ama olamadık. İlahiyatta öğrenci iken sadece batı klasikleri değil, eski çağ filozoflarını bile okuduk. Ben şair olmadığımı söyledim, hâlâ söylüyorum, fakat Viyana’da biliyorsunuz gurbet insana bir çok şey yaptırıyor. Bir gün bir beyit yazdım, sonra o devam etti. İçimden geldi, bir ramazanda nereye gidiyorsam bir beyit… Bunun üzerine Resulullah hakkında kafiyesi “sen geldin” diye bir şeyler yazdım. Ortaya bir kitap çıktı. O kadar hayatıma girmişti ki, geceleri bile rüyama bu beyitler giriyordu.


YARDIM: Hocam tarihle ilgili eserleriniz biliniyor ve büyük takdir görüyor. Ama sizin aslında bir de edebiyatçı bir kimliğiniz var. Şiir yazıyorsunuz, Hâlname ve Sen Geldin isimli iki şiir kitabınız var. Bu yönünüz pek bilinmiyor. Edebiyatçı kimliğinizin tarihçi yönünüze katkıda bulunduğunu söyleyebilir miyiz?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Edebiyatla uğraşmam elbette tarihçi kimliğime tesir etmiştir. Kitaplarım ilmî kuruluktan sıyrılmıştır, edebî eserleri okumam kitaplarımı daha akıcı ve sürükleyici bir şekilde yazmama yol açmıştır.


YARDIM: Bir nesil sizin İslam Tarihi Serisi ile yetişti. Öğrencilerinizle veya okuyucularınızla sanırım zaman zaman bazı toplantılarda, imza günlerinde görüşüyorsunuz. Bu nasıl bir duygu?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Vallahi Mehmet Nuri Bey zannediyorum insan için en güzel bir duygu bu. Bir gün İsveç’te bir kitap imzalıyordum. Bir genç bana dedi ki, “Hocam sizin Mekke dönemi ve İşkence Günleri kitabınızı okuduğumda altı ay güneş doğmuyordu.” Meğer kutuplarda imiş. Bundan daha bahtiyarlık verici bir şey olamaz.


YARDIM: Eğitimci olarak İhsan Süreyya Sırma, derslerinde fotoğraf, sinevizyon, tepegöz gibi araçlardan yararlanma konusunun öncülerindensiniz. Derslerinizde Mekke, Medine, Hıra Dağı, Bedir ve Uhud çevresini grafikler ve fotoğraflarla da destekliyorsunuz. İlim adamların, hocaların bu anlamda teknolojiden yararlanması gerektiğine inanıyorsunuz herhalde. Bilginin daha iyi verilebilmesi için bu şart değil mi?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Bunu yaparken Resulullah Aleyhisselâm’ın bir hadis-i şerifini örnek alıyorum. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, “Bir şeyi anlatmak onu göstermek gibi değil. İnsan görünce daha çok anlar ve sever ve benimser.” Ben bunu bildiğim için ve tecrübe ile sabittir. Filmlerle anlatınca öğrencinin aklında daha çok kalıyor. Bedir Savaşı’nı anlatırken Bedir’i de gösterirseniz öğrenci unutmuyor.


YARDIM: Çok gezen bir ilim adamı olarak tanınıyorsunuz. Bir ayağınız Türkiye’de bir ayağınız Avrupa’da ve İslâm dünyasında. Bir çok ülkeyi  gezdiniz. Meselâ Çin’i. Gezip gördüğünüz yerleri ayrıca yazıyorsunuz. Meselâ Çin Müslümanları ve Çin’e Seyahat isimli eseriniz çok güzel ve geçen ESKADER’den ‘gezi’ dalında ödül aldı. Şunu sormak istiyorum Kıraat mı, kitabet mi, seyahat mi? Yoksa sizin için üçü de aynı öneme mi hâizdir?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Bence birbirinden ayırmamak lâzım. Siz gezince bilmiyorsanız fazla öğrenemezsiniz. Ve sevmiyorsanız hiç öğrenemezsiniz. Dağları sevmezseniz, dağların zirvesine çıkıp Hazret-i Musa’yı yazamazsınız. Dağların Sırrı isimli kitabım da bu şekilde ortaya çıktı.


YARDIM: Türkçe’nin dışında iki batı, iki doğu dili biliyorsunuz. Bir çok tercümeler yaptınız. Tercümelerde yaşanan temel sıkıntı nedir hocam? Meselâ İslâm dünyasında telif edilen mühim eserler hakkıyla Türkçe’ye aktarılabiliyor mu veya Türkçe’de neşredilen mühim eserler Arapça ve Farsa dillerine sağlıklı bir biçimde çevrilebiliyor mu?


İHSAN SÜREYYA SIRMA: Ben şahsen birkaç tercüme yaptıktan sonra ilim adamlarının tercüme yerine teliflerle uğraşmalarının daha münasip olduğunu düşünüyorum. İlim adamının tercüme ile vakit öldürmemesi lâzım. Mütercimlik ayrı bir sanattır. Mütercim bir bakıma mutfaktaki malzemeyi hazırlar, ama ilim adamı mutfaktaki yemeği yer ve onu hazmettirir. Çünkü mütercim çoğu kez müellifin maksadını anlayamıyor ve yanlış tercüme ediyor. Esefle belirteyim ki Türkçe’ye gerek Arapça’dan gerek Fransızca ve İngilizce’den yapılan tercümelerde çok fahiş hatalar var. Şunu demek istiyorum. Maalesef mütercimlerin büyük bir kısmı çabuk para kazanmak için acele hareket ediyorlar, lugatlara bakmıyorlar ve ortaya kötü tercümeler çıkıyor. Meselâ iki örnek vereyim. Birisi Alfonce De Lamartin’in yazdığı Türkiye Tarihi var. Fransızca olarak. Bu Türkçe’ye beş on sene önce tercüme edildi. İçinde bir çok tercüme hatası ile birlikte hiç hakları olmadığı halde birinci cildi tamamen hazfetmişler. Onu yok etmişler. Niye çünkü Lamartin diyor ki Türklerin tarihini anlamak için İslâm’ı bilmek lâzım. İslâm’ı bilmek için de Muhammed’i tanımak lâzım. Onun için bu cildi ona ayırdım. Ama belli ki mütercimler Muhammed Aleyhisselam’ı sevmedikleri için bu cildi çıkarmışlardır. İkinci bir örnek Amin Marif diye bir müellif var. Afrikalı Leo diye bestseller bir kitabı var. Meşhurdur. Onun ayrıca Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri isimli bir kitabı var. Kitabın başlığı bu. Fakat biliyorsunuz kitaplarda bir de altbaşlık var. Altbaşlık da şu. Frenklerin Kutsal topraklardaki Barbarlığı. Ama bunu Türkçe’ye tercüme eden kişi maalesef bu altbaşlığı koymamıştır. Ve kitaba ihanet etmiştir.


YARDIM: Efendim bu istifadeli mülâkat için çok teşekkür ederim


SIRMA: Ben de size teşekkür ediyorum.

 

Kaynak: http://www.sanatalemi.net/default.aspx?durum=haber_oku&id=3404

Tarih:04.01.2010 10:34:00

Mehmet Nuri Yardım